28 Kasım 2019 Perşembe





Mimarlık ile dopdolu 25. meslek yılıma giriyorum. Bu süre zarfında yaptığım en iyi şey Bilge Mimar Turgut Cansever'i okumak ve anlama gayretim oldu. Mimari düşünce hayatımı, mimari mensubiyetimi, mimari mesuliyetimi bu okumalarla şekillendirdim. Bu okumalardaki bütün atıfları, zikredilen isimleri, kitap ve makalelerinde fazlaca geçen kelimeleri etimolojik olarak inceledim. İDRAK ve İNŞA etmeye çalıştığım düşünce sistematiği. bilginin vazifelendirdiği memuriyetler doğurdu. Daha çok okumak...
İsterdim ki her şehirde bir Turgut Cansever Atölyesi olsun, buralarda şehir ve mimari üzerine çalışmalar, neşriyatlar yapılsın. Her hayal bir senaryodur. ''Niyet her şeyin başlangıcıdır'', '' ümitsizlik bize has değildir'' alıntısı düsturumuz olsun.
Kitap, makale, dergi ve tezleri okurken hep yanımda kalem olmuştur. Ama nasıl kalem, altını çizdiğim cümle veya kelimelerin arka sayfasına izini geçirmeyecek bir kalem. Malum kitaba pek önem atfedmediğimiz için sayfaları sarı teksir kağıdı gibi oluyor. Mücellit mesleğini hepten unuttuk onun için ayrıca mahzunum hiç oraya girmeyelim. Neyse... Bu altını çizdiğim cümle, parağraf ve kelimeleri sonra beyaz çizgisiz deftere dolma kalemle meşk ettim daha sonra da word dosyaları haline getirdim.
Velhasıl, velkelam, vesselam facebok sayfam bir anlam kazansın, mensubiyetim, mesuliyetim, memuriyetim hayal-i hayat bulsun üzere ALTINI ÇİZDİKLERİM başlığında seçtiğim kitabın altını çizdiğim cümlelerini neşr edeceğim affınıza sığınarak. Zevk-ü sefa, neşr-i neva olsun efendim.


Kitap: Mimarlık ve Felsefe
Yazar: Dücane Cündioğlu

Düşünmenin hakkını veren bir zeka, ne yazık ki eyleme asla vakit ayırmaz.

Suçumu biliyorum. Suçum isteneni istememek. Daha da kötüsü istenmeyeni istemek.
İstediğinizi istemiyorum, daha da kötüsü, istemediğinizi de istiyorum. Böylelikle mülkiyeti (çıkarı) vermiş, hürriyeti (hazzı) almış oluyorum.
İstemiyormuş gibi göründüklerine düşkünlüğü tam da ortadan yarılmasının en temel nedeni.
… çatışmanın özünde saklı uyumu ..
Ama her halükarda elindekiyle yetinmeyerek…
Bedenim belki şimdi de… Ruhum geçmişte.
…sanatsal duyarlılıktan…
…iyi ki muhtacım…
Zerafet azamet’ten ürker,..
…insanoğlu varolduğunu bilmek için bile kendine hariçten bir tanık ister.
Ya hicransız vuslat?
Biri müslümanca hüzün, diğeri hıristiyanca umutsuzluk.
İşte binalarımız bu mimarı tevazunun ışığını kaybettiği gün haysiyetini kaybetti.
Baudelaire ne de haklı, çektiğimiz ıstırapların çoğunun kökeninde bir şeyleri görmek zorunda kalmak var.
İstanbul’un kendine özgü kokusu, kendine özgü rengi, kendine özgü tınısı.
Rengi bile olmayan bir şehrin kültürü mü olurmuş?
..yani ışığın değil, sesin döndüğü yer.
..politik birer simgeye dönüştü minareler.
İlki aslen, ikincisi takliden. İlki sanat, diğeri kitsch.
Karalamak için dahi Türkçeyi kullanmıyor.
…seni biraz üzeceğim, çünkü hakikati söyleyeceğim:
Çünkü her mabed bu dünyanın bir maketi olmak iddiasında..
Osmanlı mimarisi, Selçuklu’nun aksine, tuğlanın yerine taşı tercih etmiş…
Bugün de büyük ve geniş kubbelerin, yüksek minarelerin sembolik değeri dini olmaktan çok sosyal ve siyasidir.
..kubbenin… dikdörtgen….siyasetin,…. dine, ilme, hikmet ve adalete…
Tanrı…Tengri…küre demek…
…Şehzadebaşı, Süleymaniye, Selimiye ve Mihrimah Sultan camilerinin aslında salt mimari tahsil eden öğrencilerin değil, siyasetbilim ve felsefe okuyan gençlerin de ilgisini çekmesi gerekir.
…Kuban’ın kendisi de bu naifliği izale edecek kavramsal birikimden yoksundu(r ).
Turgut Cansever ile Doğan Kuban arasındaki en önemli fark da budur. Kuban bilmediğini bilmez, kendi yapı geleneğine karşı zaman zaman şefkatsiz ve hoyrat davranmasının en önemli nedeni bu irfan eksikliğidir. Cansever ise, neyi bilmediğini biliyordu ve öğrenmek için çırpınıyordu. Her büyük deha gibi eserlerdeki değişimleri açıkca görüyor, seziyor ama sebeplerini izah etmekte güçlük çekiyordu. Süleymaniye ile Selimiye arasındaki farkları izah etmek için o devirde yaşanan entelektüel krizlerin hangi ayrıntılar etrafında gelişmiş olabileceğini merak ediyordu.
Sinan’ın zihin dünyası.
Sinan’ın eserlerinin ikonoloji’sini inşa etmek.
Kapının anahtarını yıllar sonra ele geçirecek, ve fakat bu sefer  hocamı kaybedecektim.
İslam Kelimesini, bir joker gibi, kullanmaksızın İslami sanat ve estetiğin(mimari) soru(n)larını tartışmayı becerebilir misin?
Mimarinin “donmuş/taşlaşmış müzik”
Müziğin temelinde zamanın, mimarinin temelindeyse mekanın…
Birbirnden ayrı ve saf iki geometrik şeklin aynı zamanda kullanılmasıyla elde edilen etki, yani genişlik ile derinliğin izdivacından doğan büyüleyici çarpıcılık.
Cansever Hoca’ya göre, bu çarpıcılığa yol açan mukarnasların konkav şekillerinin ve ışık-gölgelerinin temin ettiği tahdit edilmemiş mekan tesiri önemli bir sonuca yol açar.:
…tektonik..
..mimari keyfiyeti kemiyete feda etmeye…
Panofsky’nin Gotik mimarinin şifrelerini çözme teşebbüslerini, Turgut Cansever Hoca, Osmanlı mabed mimarisi üzerinde denemiştir.
Mukarnas.
Açıklamak gerekirse, bir bütün/birlik içinde yer alan parçaların kendi içlerinde bir bütün/birlik oluşturmaları anlamında tektonik.
…sonsuz mekana..
Tasavvufun, blhassa Vahdet-i Vücud öğretisinin, bir derinlik boyutu olarak Osmanlı mimarisindeki yapısal karşılığını arıyordu. Başka bir deyişle Fıkıh ile Kelam’ın Osmanlı toplumunun yatay tarafını, Tasavvuf’un ise onun dikey tarafını oluşturduğu kabul edildiği takdirde…
İkonografi: resmin, müziğin, mimarinsin içerdiği düşünülen bir nevi tefsiri
İkonoloji: görselin bilimi.
Bizi anlamıyorlarama kabullenmek zorunda kalıyorlar.
..resmin şairi..  
…sanat ile düşünceyi terkib teşebbüsünde…
Temaşa kökeni itibariyle bakılan nesneyle birlikte hareket etmek(karşılıklı yürümek) anlamına gelir.
Akıl aracılığıyla bakmanın…
Turgut Cansever’i Cumhuriyet mimarları içerisinde farklı kılan yönü de bence budur; mimari güzelliği hem temaşanın, hem nazarın konusu kılması.
Ressamdı. Neyzendi. Mimardı.
Yapıların dili olduğundan söz etti.
Bir sanatçının sanatına, bir düşünür düşüncelerine, herhangibir siyasi iradenin müdahalesini hoş görebilir mi?
..ben böyle düşünüyorum ve hissediyorum, demekle yetinmez, bilakis, sen de böyle düşüneceksin veya böyle hissedeceksin demeyi marifet sayar.
Siyasetin düşünceye ve sanata ilgisi, düşüncenin ve sanatın kendisinden dolayı değildir, aksine düşünce ve sanatın gücünü propagandaya elverişli bulmasındandır.
…sunanların amacı da düşüncenin veya sanatın kendisi değildir, bu güç aracılığıyla elde edilecek olan çıkar ve menfaatlerdir.
Haksızlık etmemek için belirtilmeli ki ikibinli yılların yorgun Türk solu, kendini gayet iyi toparlıyor. En azından sanatı, hiç değilse sanatın teorisi alanında daha ciddiye alıyor.
..la-dini siyaset, hem dindar siyaset.
Tac-postniş?Hayır
Hırka evet
I.Ulusal Mimari Dönemi ve II. Ulusal Mimari Dönem
Kendisinin iki ciltlik ve 472 sayfalık Erinnerungen im Dienst zwischen Heimat und Fremde, einst und dereinst(1969) adlı hatıratı, bilebildiğim kadarıyla hala daktilo edilmiş sayfalarda metrukatı arasındaki birçok eseri gibi öylece yayımlanmayı beklemektedir.
Bu üzücü durumun gerisindeki neden, kişisel çıkar ve kazanç sağlama amacını taşıyan özel girişimin üstünlük kazanmasıdır.
Özel çıkarların acımasız şiddeti karşısında ne varmış?
Zayıf bir idari denetim, güçsüz bir dayanışma. (ister siyasi, ister mimari)
Çelişki varsa gelişme vardır.
Edirne ihmal, Bursa imha, İstanbul ise istila edildi.
Beden ile şehir arasında kurulan bu ilişki..
Felsefesi olmayan bir şehircilik
Türklerin geçmişteki yaşama düzenlerini aksettiren yapılardan hiçbir şey kalmamış olmasıdır.
Ülkemizde mimarlık da, felsefe de (tıpkı siyaset gibi) geçmişine kayıtsızdır.
…felsefecilerimizin mimarlıktan haberlerinin olmadığı açıkca görülür.
Konuşanların atıf yapabilecekleri muhkem bir geçmiş yok…
Bir şeyin devamı olmayı beceremiyoruz.
…değer üretmek değil,varolanı tüketmekti…
Soru şu:
Dindar halkımız konut mimarisinde hiçbir milli değeri, manevi ihtiyacı gözetmediği, hatta geleneksel formlara saygı bile duymadığı halde, acaba neden, iş mabed mimarisine gelince herhangibir değişikliğe rıza göstermiyor da mesela camilerin çatısında muhakkak bir kubbenin olmasını istiyor?
Tek tek meubles adları, ama önce entre, sonra salon. Karşımızda portemanteau, biraz ilerlesek belki bir canape, belki bir bergere, muhtemelen bir console, bir comodine, bir etagere, belki de bir chiffoniere ama muhakkak bir garderobe, bir toilette, masası da yanında, hatta ışıktan korunması gerekirken ışık vermeye başlamış bir abat-jour, anlamı değişmiş bir aspirateur, arabayı garagea çekmeli, ampouleleri yakmalı, vaseya çiçek koymalı, belki de balcona çıkıp antennei düzeltmeli, salonda radioyu açmalı, bu sırada da bagnoya gidip bir douche almalı.
..Fransızca..
Bilincimizn mekanı ve eşyayı biçimlendirme sorunu…
…fakat okumasını bilirsek dilimizde sözcüklerden oluşmuş koca bir arşiv var.
İrade yoksa, idrak de yok demektir.
Bugün ülkemizde mabed mimarisine ilişkin bağlayıcı bir proğram var mı? Yok! Olmalı-mı?
Ecdad yadigarlarına sahip çıkıldığı iddiası bu nedenle kazanç-örtücü..doğru
…keşke ortada kendisine karşı çıkılabilecek ya da yanında yer alınabilecek denli güçlü iddialar bulunsaydı.
Burun kıvırmanın, dudak bükmenin en son tahlilde yorum zaafındandır.
Espri, ilginçtir, Türkçe’de mizah, şaka, nükteli söz anlamıyla yaygınlaştı. Oysa asıl anlamı ruh ve akıl/fikir (spritus) demek.
… her mimari yapı ya da her sanatsal yapıt kendi döneminin esprisini temsil ve temessül eder, etmelidir de.
Biçimlenmemiş olan, fazla biçimlenmişten daha kötü değildir.
Bunların ilki hiçtir, ikincisi ise yalnız görünüş. Minimalizm
…yaşayan bir dış’ın mevcudiyeti yaşayan bir içi gerektirir.
Önceden zuhurunu heyecanla alkışladığım Şakirin Cami’nin dışı gayet tabii olarak yaşayan bir içten mahrum, tıpkı dışını kapatan modern dindar kadınların yavaş yavaş yaşayan bir içten mahrum olmaya başlamaları gibi.
Modern camilerde dünyevi olandan uhrevi olana geçilmiyor.
Dindarlığın politik tezahürü, tıpkı ekonomik tezahürü gibi. Önemli olan ile değerli olan arasında seçim yapmak durumunda kaldığında önemli olanı seçiyor, değerli olanı değil.
Dindarlığın bir zamanlar inanmaya ihtiyacı vardı, çünkü umuda ihtiyacı vardı.(AK Parti fraksiyonu). Toplumsal yaşamdan dışlanmıştı…Şimdiyse yapmaya etmeye ihtiyacı var, yapıp ettiklerini göstermeye.
…siyasi kudret azmanlaşıp iktidar alanını genişlettikçe mabedler de ister istemez bu büyümeden paylarını alacaklardır. Görünüşe çıkan rıza ve teslimiyet değil, her daim iddia olacaktır.
Ve secdesi olmayan kıyamlar.
Çünkü sonradan-görmelik, her defasında kendini teşhir aracılığıyla ifade eder..
…geç görmenin acısını gösterişle bastırmaya..
Dindarlık ve asalet, özü itibariyle, luxten hoşlanmaz.
..düşkünlük..olgunluk..asalet..görgüsüzlük..görgü..
…balkon yoktu, avlu..
..mahremiyet..
..burjuva,..aristokratın..
..taraf değil, çoğu taraftar.
Şemsi Paşa Camii
Yeninin eskiyi tümüyle reddetmesine benzer biçimde,eski ed yeniyle diyaloga girmekte pek istekli davranmaz. Eski, yeninin, iddiasını muhafaza etmesi kaydıyla kendisine eklemlenmesine asla izin vermez.
..geleneği sahiplenmek iddiasındaki zümreye dikkatlice bir bak, hissiyat ve hamaset dışında neleri var? Hani ehliyetleri? Nerede liyakatları?
Modern entelektüelin en büyük zaafı nedir?
Elbette, toplum karşısında kendisini alacaklı hissetmesi. Toplum hep ona borçludur. Her daim. Üstelik niteliklerinden ötürü de değil, bizatihi varlığından ötürü. Varlığıyla toplumun seviyesini/kalitesini yükselttiğine inanır entelektüel;adeta topluma şeref bahşettiğine, değer kattığına. BU nedenle de kendisini alacaklı hisseder. Toplumdan yüksek imtiyazlar talep etmesi de işbu hissiyat sebebiyledir.
Vicdan, yani insanın doğal olmayan tek tarafı!
Modern entelektüel, artık toplumun vicdanını temsil etmiyor.
Bugünün dünyasından insanlar gher şeyin karşılığını almak istiyorlar. Bunun kelimesi kelimesine maddi bir karşılık olması gerekmiyor. Ahlaklı bir davranış gösteren kişi de ahlaklı olarak tanınmak istiyor. Modern insanın bakışaçısı bu!
Bu durumun sebebi de, ünlü yönetmene göre. Maneviyat yoksunluğu.
…görüntünün olduğu yerde ihlas olmaz! Şöhret felakettir.
Tarkovski’nin Picasso ile Kafka arasında kurduğu karşıtlık…
Picasso bir çizim yapar, imzasını atar, o işi yüklü bir paraya satar, sonra bu parayı Fransız Partisi’ne verirdi.
Daha önceleriyse, sanatçı,Kafka gibi, romanlarını yazar ve ölür; dostuna ve vasiyetini yerine getirecek olan kişiye de bütün çalışmalarını yakması için bir not bırakırdı.
Çaresiz, meydanı, olmadan görünenlere bırakmak zorundayız..
Öncelikli vazifemiz, görünmeden olmak.
Üslüb- beyan aynıyla insan.
İnsan en çok ne zaman doğal olur ve/veya en çok ne zaman kendi olur? Elbette, kızıp öfkelendiğinde ve/veya şiddetle arzulandığında.
Varolmak iştiyakı şiddetten yoksun olduğunda, ortada ne cilveden, ne tecelliden eser kalır.
Sanatçı eserin nedenidir. Eser de sanatçının nedenidir. Biri olmaksızın diğeri olmaz.
Mesafe kapanmıyorsa/kapatılamıyorsa, eleştirinin görevi bitmiş demektir.
Modern insan, dini terimler kullanmaksızın sanat, sanatçı, sanat eseri üzerine konuşmayı başaramaz.
İbn Haldun
…yöneticilerin gereğinden fazla zeki ve uyanık olmalarının halkın aleyhine olduğunu..yönetmek yerine onları taşıyamayacakları yüklerle mükellef tutacaklarını, bu yüzden de halkın türlü türlü eziyetler altında mahvolup gideceğinş söyler. Çünkü siyasette zekanın fazlalığı merhametin azlığına yol açar.
Hz. Ömer’in Ziyad b. Ebi Süfyan’ı Irak valiliğinden azletmesini delil sadedinde zikreder.
Eymüminlerin emiri!Beni niçin azlettin, görevimi yerine getiremediğim için mi, yoksa bir ihanetimi gördüğünden dolayı mı?
Seni böylesi nedenler yüzünden azletmedim. Sadece aklının fazla olan kısmını halkın üstüne yüklemeni istemiyorum.
Bu nedenledir ki siyasi geleneğimizde aşırı zeka ve uyanıklık siyasetçiler için bir ayıp ve kusur olarak görülmüştür.
Dervişleri niçin başkalarının değil de şairlerin kardeşidir?
Kalemi idrak etmek. İhya etmek. İnşa etmek.
(idrak-ı hissinin bilgisi)
..güzelliğin bilgisine ulaşma.
Bir zamanlar insanlar güzellik denen şeye ya da onları güzel kılan bazı özelliklerin varlığına inanıyorlardı.
Muhabbet kusuru örter. Merhametse muhabbetin mahsuludür.
Mirasçı olduğumuz irfan geleneği..
Ararsan,  bulursan, bilirsen, artık hakkın demektir,..
Hayr-u hasenat
..güzel bir yüz çizmek başka, bir yüzü güzel çizmek çok daha başkadır.
Çünkü arayan gerçekte aranandır.
Bulamazsan aramaz mısın?
Hikmet:
Hakikatiin bilgisi..
Özün bilgisine, hakikatin bilgisine giden yol, esasen yenilgiye rıza vermekle başlar.
..rıza yenilgiden hoşlanmak demektir. Yenilgiden, yani bu dünyada hakikatin yanından yer almanın bedelinden.
..inanma’yı bilme’nin, inancı bilgi’nin önüne koyar…
Sanatçı inanan adamdır.


17 Mart 2015 Salı





MERHAMETLİ ŞEHİR

Şehir, insan aklının, insansı çabalarıyla, emek ve zahmet harcayarak, neden ve nasıl sorularından uzak ama geleneksel bilinçaltı ile bir coğrafyaya yerleşme arzusudur, emelidir. Şehir, medeniyet ideali olan bir topluluğun (devletin), hayat bulacağı mekânsal, ahlaksal kurallar bütünüdür. Günümüzde şehir olgusu içerisinde, kavimsel bir düzenden söz etmemiz imkansız derecesinde güçtür veya doğru değildir.

            Başlangıç cümlesindeki emek ve zahmeti açıklamak isterim, kulağımda çınlayan baba cümlesidir; “Allah emeklerini zayi etmesin”. Yani tevekkül vardır emekte. Çalışıp didinilir ve sonuca razı olunur. Sonucun hayrına inanılır. “Zahmetsiz rahmet olmaz” eskilerden duyduğum bir öğüt. Bir sonuç, gaye için yapılan zahmetleri, inanca, fikriyata bağlama öğüdü. Yapılacak her işte aranması gereken Allah’ın rızasını gözetme kültürü, davranış tarzı. Bu minvalde yapılacak çalışmaların şehre yansıtılması ve modern hayatın şehir sloganı olan “insan ölçeği” lafıyla, “fıtrat”ı kastettiğimizi anlatmak isterim. “Fıtrat”, yaradılış maksadımız üzere demektir kısaca. Yani “Galu Bela” dediğimiz güne sadık kalarak inşa etmeliyiz şehri.

            Yine başlangıç cümlesinde şehri tanımlarken kullandığım “arzu” kelimesine de değinmek isterim. Arzu kişisel bir taleptir, biraz da nefsidir. Arınmış ve/veya arınmaya çalışan insanın hiçbir arzusu nefsi olmamalıdır oysa. Sadece kendine fayda sağlayacak bir isteğin, toplumsal kaygıları gütmeden, bu düşünce içerisinde olması yanlıştır. Konuşmanın uhreviyata doğru ilerlediğini biliyorum, fenni ilime çekme gayreti içerisinde olduğumu da bilmenizi isterim. Şehirlerin mevcut durumu tam da bir önceki cümlemden kaynaklanıyor ne yazık ki. Bu yazıdan beklenti, somut konularla bir değerlendirmeler yumağı ise ne yazık ki buna cevap veremeyeceğim. Arzularımızın duaya dönüştüğü anda, yaşanabilir şehrin merhametinden bahsedebileceğiz ancak. Arzu biraz da meyletmektir. Yani gördüğünü veya hayal ettiğini kendinde de olmasını istemektir. Bunu şehir konusuna getirirsek, aynı veya farklı şehirlerde yaşayan kültürlerin birbirleriyle bitmek bilmeyecek etkileşimlerinin sonuçlarıdır arzu. Arzunun duaya, hatta şehir duasına dönüşmesi gerekmektedir. Kendi şehirlerinde bulunmasını istedikleri arzuları, kent fıtratına uygun hale getirmektir çözüm. Farkındaysanız, bir şehri kurmaktan ziyade dönüştürmekten, eklentilerin uygunluğundan bahsediyorum. Yanlışların üzerine ilave bir fayda, doğruların üzerine bir doğru ekleme gayretidir zaten merhametli şehir eylemi.

            Mevcut şehirle çatışmaya girerek, olanları yokmuş gibi düşünerek, yıkmak fiiliyle hareket ederek, merhametli şehir için yol almaya çalışmak değil benim demek istediklerim. Birbirinden farklı insanları, farklı dinleri, yaşama kültürleri farklı olan toplulukları, farklı düşünce fikriyatını hatta farklı medeniyetleri bir arada tutabilen, bir merhametli şehir benim dediğim. Mevcutlar arasında farklılaşarak uzaklaşan değil, dinlemeyi sadece cevap verme kültürü üzerine kuran değil, birbirinden faydalanarak, dinleyerek, hak vererek, birbirinden razı olarak kurabiliriz merhametli şehri.

            Merhametli şehri tahayyül için bir sürü teknik gerekçe, sebep sonuç ilişkisi yazabiliriz, bunları sizde tahmin edebilirsiniz. Ama ben iki adet ve net konular üzerinde durmak istiyorum.

            Birincisi, çekirdek aile denilen, tavsiye edilen, bize yutturulan, modern hayatın akıl almaz labirentinden bir an önce çıkarak “bütün aile” sistemine geçmemiz lazım. “Oğlunla oba, kızınla komşu olasın” a döneceğiz yani. Yaşın, yaşamışlığın hürmetine riayet edeceğiz. “Kimin ki evinde yaşlı anne ve babası var ve o kişi cennete nasıl giremez” cümlesini hayata geçireceğiz. İnsan ölçeğindeki mekânlarda, mahremiyeti koruyan, mahalledeki kültüre ait, sokağın insanı olacağız. Belki kapı tek olacak, oradan avluya girilecek, sabah kahvaltıların, akşam yemeklerinin beraber yenildiği avluya. Sohbetin meşke dönüştüğü avludan bahsediyorum. Sabah, Anasından hayır duası alan evlat, dedesinin okula bıraktığı torundan bahsediyorum.

            İnsanların yükselme arzusunu çok düşünmüşümdür. Hem kendisinin hem de yapılarının yükselme isteğini. 21 yılda vardığım sonuç şudur; insan, topraktan kaçmak, ölümü unutmak için yükselmek istiyor. Kendisinin yükselme arzusu birey bazında diğerlerine yukardan bakmak için, bina veya toplum bazında, topraktan uzaklaşmak, toprağı unutmak adınadır. Toprağa yakın olmak, insani ölçeğe inmek bize ve hırslarımıza uymuyor maalesef. Ama 10.katlara, 20.katlara kat bahçesi yapıyoruz, balkonlarda saksı içerisinde selvi yetiştirip, en güzel balkon yarışması yapıyoruz. O yüksek katlardaki kat bahçelerini neden yapıyoruz biliyor musunuz? Çünkü o toprağı istediğimiz gibi şekillendirebiliyoruz. İstediğimiz çiçeği dikip, istediğimiz ağacı koyabiliyoruz. Oysa gerçek toprak öylemi… Topraktan kaçıyoruz vesselam, bir gün vuslat olacağını bile bile.

            İkincisi ise, topraktan zengin olmayı unutmalıyız. Yukarıda da bahsettiğim gibi toprağın anlamını bileceğiz ve ona göre davranacağız. Açılacak bütün imar çalışmalarında tapulu toprak sahiplerinde eşit, adil hak paylaşımı yapacağız. Kimisinin toprağına 30 kat isabet, kimisine yeşil düşmeyecek. Bütün alanları hamur edip, tapu alanı kadar ama şartları eşit olacak. Düzen, intizam olacak.

            Noksan şehir planlarından, hakim plancılarla kurtulabiliriz. Mahkum mimariden, adil mimarlarla. Kusuru dahi birilerine yüklemeyip paylaşmaktan bahsediyorum. Bilge mimarlarla inşa edeceğiz her şeyi, bilge mimarları unutmadan; Turgut Cansever hocanın dediği gibi “önce idrak edeceğiz, belki sonra inşa”. Şehrin tasvirini, cennet tasviri gibi düşüneceğiz.

            Bir hadiste olduğu üzere “gerçeği istemek, gurbete düşmek gibidir”, ben de aynen öyle. Bir anamın, bir memleketimin yüzünü unutamam ama gurbete ben isteyerek çıkmadım. Ama vuslatı pek istiyorum. Vuslat ola efendim inşallah. Bu konu ne benim yazdıklarımla bitecek, sonuca kavuşacak ne de başkalarının sonradan yazdıkları ile. Farabi bile konudan pek şikayetçi imiş ki “El Medinetü’l Fazıla” diye bir kitap yazmış 950’li yıllarda. Daha iyi ve daha huzurluyu arayacağız hep beraber. Bitmek tükenmek bilmeyen medeniyet ideali enerjisi ile.

            Bu konuyu yazmaya karar verdiğimde yaptığım araştırmalarda benim de ilk defa duyduğum bir sonuçla karşılaştım. Amerika’da “The International Institute For Compassionate Cities” yani “Uluslar Arası Merhametli Şehirler Enstitüsü” varmış. İlginç ama öyle. Hatta Gaziantep şehrimizde bir protokol ile bu enstitüye üye olarak katılmış. Merhameti bile kaptırdığımız Amerika ve onun enstitüsüyle değil ama Kayseri’de kurulacak olan “Merhametli Şehirler Enstitüsü” ile yola başlayabiliriz. Kayserimizin de her yönüyle merhametli bir kent olabileceğini düşünüyor ve yazımı “Merhametli bir şehrin; yarısı vicdan, yarısı adalettir” sözüyle bitirmek istiyorum. Saygılarımla…

İsmail Ruhlukürkçü

                                                                                                                                       

6 Mart 2015 Cuma






BİR FİLM, BİR ŞARKI

CENNETİN RENGİ…

      Modern ama günümüz dünyasında sinema filmleri büyük bütçeler ve meşhur aktör, aktrislerle yapılıyor. Beni çeken, kendine bağlayan yapımlar ise Haşmet Babaoğlu’nun bir twittinde dediği gibi “Asıl zor olan Hawking gibi birinin değil, sıradan insanları canlandıran filmler lazım bize. “ Cennetin Rengi de öyle. Düşük bütçeli, felsefesi olan, insancıl bir film.  İranlı bir yönetmen Majid Majidi’nin yönetmenliğinde, hayatın içinden bir film.

     Film Tahran’da geçiyor. Yatılı olarak, körler okulunda, kendisi de görme özürlü, ilkokul çağındaki küçük Muhammed’in hayatı anlatılıyor. Hayatını dokunarak, hissederek, işiterek anlamaya çalışan küçük bir çocuk. Vedayı, vefayı, kavuşmayı anlatan film. Kör iken saklambaç oynamayı deneyen bir çocuk, gazoz kapağından hediye kolyeyi boynuna gülerek asan kız kardeşler. Dünyalar tatlısı bir nine. Zannedersem 1999 yılı yapımı. Benim sinema filmlerine düşkünlüğümün sebebidir bu film. Bir film, bir şarkı yazılarına, bu filmle başlamasaydım ilerleyen zamanlarda çok üzülürdüm. Belki izlediğinizde modern zaman filmleri ile kıyaslayacak, gereksiz göreceksiniz, affınıza sığınarak söyleyeyim ki masalsı tadı, başka filmlerde bulamadığım kadar özel.




      1990 yılında gerçek hayatında da kör olan Mohsen’in canlandırdığı Muhammed karakteri, sinema tarihinin en başarılı rolüdür bence.

      Ninesine hediye ettiği kolyenin nehre düştüğü an. Kör ustanın, kör çırağı Muhammed, ağaçtan güvercin, Muhammed’in babasını yurtta bekleyişi. Yatakhane yalnızlığı. Eksiklerin verdiği azim, sahile vurmuş ağaç köklerinin arasında Muhammed. “Grinin 50 tonuna ” prim yaptırıp, hasılat çektirenlere inat, akıntıya karşı kürek çekenlere selam olarak gelsin bu film.

      Bir şarkıcının sözlerinin dediği gibi, herkesin bir derdi var akar içerisine. Derdi olanlara gelsin bu film, yalnızlaştırılan ama yalnızlığına hükmedenlere.

BİR ŞARKI…

Şarkının adı “Folon” . Seslendiren Salif Keita Mali doğumlu kendisi.  Afrika’da Mali ülkesini kuran adamın Albino hastası torunu. Zenciler kıtasında kromozom kaynaklı, pigment sorunu olan, sarımsı beyaz adam. Bugünlerde Afrika kıtasında parmakları, elleri kesilerek, kendilerine uğur getirmesi için üzerlerinde o uzuvları taşıyan zavallı zihniyetin haberleri geliyor.

     Salif Keita’ da bu hastalığın muzdaribi. Bu yüzden ailesi tarafından dışlanıyor, Farklılığından dolayı terk ediliyor. Toplumdan dışlanmış bir insanın, çaba ve azimi, kendisini yeteneklerine güvenmeye yönlendiriyor. Şarkı söylemeye, müzik gruplarında saksafon çalmaya başlıyor.

     Sonra zannedersem Fransa’ ya kaçarak yerleşiyor. Burada bestecilik ve solistlik yapıyor. Yıllar geçtikçe müziğin duayenlerinden ve özgün tarzı olan birisi olarak karşımıza çıkıyor.
 Hüznü ve terk edilmişliği, özlemi, hasreti resimlerine baktığımda anlayabildiğim, samimiyeti simasında bir insan. Enteresan  bir şey daha söyleyeyim, şarkılarını bir başkasının söylemeye cesaret edemediği, ama hangi şarkısı olursa olsun ikinci dinlemede parçalarına vokal ettiğin bir de tarzı var.

 


       Şarkıya geçtiğimizde, ‘’folon’’ sizi alıp götürüyor. Bana hissettirdikleri ise hüzün. Sesli olarak dinletemeyeceğim ama tavsiyem hemen parçaya ulaşmanız.

      Salif Keita aynı zamanda, sinema filmi olan “ALİ’’ de, boksör Muhammed Ali’nin hayatının anlatıldığı yapımın müziklerinin bestecisidir.

      Dinlettiremediğime göre bu parçanın sözleri, bütün memleketinden uzaklaştırılan ve hasret çekenlere gelsin. Vuslat olsun efendim.

              Folon (geçmişte), kimse sana sormadı
              Folon (geçmişte), kimse bana sormadı
              Folon (geçmişte), böyle yürürdü işler
              Folon (geçmişte), ne olursa olsun
              Folon (geçmişte), kimse bilmek bile istemezdi.
               Ne olursa olsun.

              Hayata geçirmek için dilekleri olan insanlar.
              Kendileri hakkında düşünebilen insanlar.
              Aç kalmış insanlar…
              Hakkında ne olursa olsun konuşamazdın bile.
              Geçmişte, geçmişte

              Bugün içinde yer almayı düşünüyorsun.
              Bugün içinde yer almayı düşünebiliyorum.
              Bugün hepimiz içinde yer almayı düşünüyoruz.
              Geçmiş. Bugün.

 


 

 




   

 

18 Şubat 2015 Çarşamba

BELKİ BİR GÜN.



                                                            BELKİ BİR GÜN.


   Dünyada insanı en mutlu edebilecek an ne biliyor musunuz? Muzdarip olduğun konuda sana zulmedenin sana hakkını iade etmesi ve sen den özür dilemesi olabilir mi? Bu mazlumu mutlu etmez belki onun yaşadıklarını düşününce. O mutlu anını kendin için değil onun için yaşarsın belki de. Bilemezsin ki .

   Özür veya kabullenme yaşanmış mıdır bu durumlarda bilemiyorum. Hiç de duymadım böyle bir şey. Belki muzdarip bahsetmemiştir bize belki de zulmeden hiç özür dilememiştir. Zira zulmedenin bilinçaltı, sizin bunu hak ettiğiniz konusunda şartlanmıştır. Yoksa bu kadar eziyeti bir vicdanın kaldırması normal şartlar altında mümkün değildir. Yaptığı haksızlıkları zalimin kabul etmesi imkansız derecesinde zordur. Bir nevi yalanlarına kendini inandırmış ve bu düzlemde ne kadar haklı olduğunu düşünmeye dahi başlamıştır. hatta yaptıklarını insanlık adına yaptığını düşünüyor ve kalbini bu yönde rahatlatıyordur. Mitamoni yaşayan insandan özür beklemek bir o kadar da obsesif bir durum olmaz mı? Artık o sizi de hastalamıştır.

   Bu arada yaşadığın olayların ızdırabı içerisinde iken, yaşadıklarını düzeltmeye gücü yeteceklerin çaba dahi harcamamaları hala aklını bir köşesinde mıh gibi çakılıdır. Belki Onlar zulmeden de zalimdir. Rahmetli Aliya İzzetbegoviç'in dediği gibi '' Her şey bittiğinde dost bildiklerinin sessizliği kalır aklında''
   Bilemezsin ki...
  

26 Şubat 2014 Çarşamba

MESELE; Üzüldüğüm konular


    Kendi sayfamdan ben sadece sevdiğimi, beğendiğimi paylaştım. Hiç kimsenin kişilik haklarına saldırıda bulunmadım. Sevmediğimi sevmiyorum diye lanse etmedim. Bu yüzden; yukarıda yazdıklarıma istinaden yapmadığımı yapanları eleştiri hakkım var demektir.

- Montaj olduğuna kendilerinin de inandığı ama insanları inandırmak için Sayın Başbakanın ses kayıtlarını yayınlayanlar var. Bu zatlara üzülüyorum. Dinlediyseniz kaydı, adam ''dinleniyoruz'' diyor. Dinlendiğini bildiği halde, oğlunun yanına birisini göndermeyi akıl edemiyor öylemi ? Montaja kadar düştüyseniz adamın bir açığı yok demektir. Bu da onu daha çok sevmemiz için sebeptir.
- Kurdukları dinleme örgütünün adını ''SELAM'' koymuşlar. Buna çok üzüldüm. İstirham ediyorum adını değiştirsinler. Selamın uhrevi bir durumu var, zedelenmesin. Merhaba filan koysunlar.
-Montaj ses kaydı ile elde edilmek istenen sadece 30 mart seçimlerinde partiyi dolayısıyla Sayın Başbakanı yıpratmak değildir. Peki nedir ? İşte bunu göremeyen ve veya gören parti teorisyenlerine üzülüyorum. Bu montaj ve şantaj ses kaydı ile partiden istifa ettirmek istedikleri milletvekili ve belediye başkanları üzerindeki etkilerini görmek istiyorlar.
-Neymiş Kayseri'nin özel bir yapısı varmış, bu yüzden cemaatin yaptıklarına Kayseri'den yüksek sesli itiraz gelmiyormuş. İşte buna çok üzülüyorum. Siyasi eğilimini benimsediğin bir partinin genel başkanı bu istiklal savaşıdır diyecek ama Kayseri özel yapısı gereği siyasi düstur üzerine hareket etmeyecek. Kabul etmiyorum, edemiyorum. Muhakkak ki amacım cemaat ile ilişkiler kopsun ve cemaate zararım dokunsun değil. Böyle düşünenlerde vebalim kalır. Ancak cemaatin içerisinde bulunmak istediği durum maalesef ülkenin sıhhatli gelişimi açısından uygun değil. Beni tedirgin eden durumsa bu cemaate mensup hatta önde gelenlerinin Kayseri'de parti yöneticisi durumunda olmalarıdır. İlginç gelen konuda şudur ki, cemaat, milletvekili düzeyinde ki müntesiplerine istifa için baskı yaparken, il düzeyinde yönetici olanlarına da görevde kalmaları yönünde telkinde bulunmalarıdır. Sebebi gayet açıktır ki burada ki erki, yönetimsel manevraları hala elinde bulundurmak istemeleridir.
-Sadece eleştiri üzerine hayatını idame ettiren arkadaşlar var. Bunlara ve dolayısıyla yaptıklarına üzülüyorum. Eleştirinin öyle enterasan bir özelliği vardır ki pek kimse farkında değil. Eleştiriyi yapınca sanki doğruyu biliyormuşsun gibi oluyor. İşte üzüldüğüm nokta bu bilmiyor ya aslında. Takındığı tutum ve bundan paylanma isteği var, ürettiği hiç bir şey yok bu zatı muhteremlerin.
-İki arada bir derede kalanlara çok üzülüyorum. Bu ara o kadar var ki anlatamam. Bir yandan iktidarın nimetlerinden faydalanmak istiyorlar(maddi değil, güç ve erk açısından tatmin olarak) ama dünya görüşleriyle taban tabana zıt bir durumla karşı karşıyalar. Kolay değil vallahi işleri. Bir eli gidiyor, diğer eli ... yeme otur diyor. Oysa TARAF olmak ne güzel.

24 Şubat 2014 Pazartesi

MESELE; Seviye



MESELE; SEVİYE

Bu hafta dolmakalem tercihimiz PELİKAN level 5. burada ki level (seviye anlamında), defterde ise CLAİREFONTAİNE marka çizgili defter kulandık. Bu ana kadar yazdıklarım, kalem sevgisi ve onunla değer bulan defter ilgisi... idi. Bundan sonra yazacaklarımsa güncel hayatla ilgili olacak.
Kaybettikleri şeyler olmuştur insanın her daim. Ben ne kaybettiğim mücevherleri, ne de kaybettiğim kalemleri, önemsedim. Yadigar kalanları da kaybetmeyecek özende sakladım. Her vakit(dikkat ettiyseniz zaman demiyorum) yanımda taşıdığım yadigarlarsa, aklımdaki mıh gibiydiler. İnsanın kaybettiklerinden bahsediyordum, kaybettiğime üzüldüklerimin en fecisi, dost kaybı olmuştur. Olayı kişiselleştirmeden şöyle geçiş yapalım, (kişiselleştirmek isteyenler çoğul kelimeleri tekile çevirsin) işte sorunumuz da burada, artık dost kaybı demeyelim, bizim varsaydıklarımız imiş, dost bildiklerimiz. Meğer alınganlıklarımızın şiddetiyle, kahırlarımızdan dolayı bizi suçlamaları da kendilerinin ihanetini örtmek içinmiş. Anladık eyvallah.
Neden pelikan marka dolmakalem ile dost kaybı eşleşmesi yaptım. Pelikanı çok sevmeme rağmen, (çeşit, uç, yenilik, malzeme, vb), dolmakalem piyasasında, hiç bir zaman bir numara olamamıştır. Kaybedilmeyi yeğleyen dostlarımız gibi. Peki neden bu defter, çünkü dünyanın en güzel kağıtları, en pürüzsüz, en mürekkebi dağıtmayan olduğu için. Kaybedilmiş olsa da dostluklarımız böyleydi de o yüzden. Ama çizgili, çizilmiş olanını tercih ettim.
Oysa biz oruç tuttuklarımızla bayram etmeyi severdik. Oysa biz neden kaybolduğuna değil, niçin kaybolmuş olabileceğini düşünürdük mücevherlerin. Sandukamıza çivi çakarmış oysa biz sandukamızı omzunda taşır zannetmiştik. Olmasın kalabalıklar, bağrışlar, çağırışlar, bize dört yiğit adam yeter demiştik defnimiz için. Sırada ki şarkı;
hüzünlü dostlara gelsin.

20 Şubat 2014 Perşembe

MESELE; Sessizliğimizin Gücü




MESELE; Sessizliğimizin Gücü

Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir. (butterfly effect). Bunu güzel bir senaryo ile sinema filmi haline de getirdiler.
Peki insanların içerisinde ...ki haklı sessizliklerini, vicdanların sesini, tek bizim o da acaba geçiştiriyor muyuz diye fısıltı halindeki dualarımızın etkisini düşünebiliyor musunuz ?.
Ya her gün kırk sefer içimizden okuduğumuz Fatiha suresine hafif de olsa dışımızdan dediğimiz AMİN'lerimizin gücü...
Kimse yok iken ya da varken, Kıbleye dönüp, diz çöküp, sol elimi adete tabak vazifesi şeklinde yere paralel tutarak, içerisine zahiri kalbimi koyduğum, hiç oynatmadan gönlümdekiler dökülmesin diye, işte bu benim kalbim, gönlüm, yüreğim dediğim, affına sığınarak hudutsuzca ve sesli dualarımızın gücü...
Oruç tuttuklarımızla inşallah yapacağımız bayram sabahının saba makamındaki ezanın gücü...
Ya dostlarımızla kucaklaştığımızda, onun sırtını sıvazlarken kulağına fısıldadığımız salavatı şerif'in gücü...
Kelebeğin kanat çırpınışında zikrettiğine de, dualarımızın kabul buyrulacağına da sonsuz bir itikatla inanıyorum. Katkılarımın ancak onlara dua etmek olduğu, asil olmayan yetinmemin verdiği mahcubiyetle, Suriye, Filistin, D.türkistan, Arakan, Mısır halkları kendileri helal etse de öbür tarafta sorulacakların cevabını bu dünya da bulamamanın derin acısının, vücudumda sebep olduğu titremenin gücü..
Dualarımızın gücü ve sabırla beklediğiniz sonucu sizlerle olsun...